Türkiye’de feodalizm ve feodal sistemle alakalı aklınıza hangi filmler geliyor diye sorsam ne derdiniz?
İlk anda aklınıza bir film gelmemesi gayet normal. Zira, Anadolu’da Batı tipi bir feodal sistemin yaşanıp yaşanmadığına dair tartışmalar bir yana, bu tartışmalar içinde feodalizm kavramını toplum olarak ne kadar bildiğimiz sorunsalı da madalyonun öteki yüzü sayılabilir.
Ancak biraz etraflıca düşününce belki soruya tek ama güçlü bir yanıt vermek mümkün: Kibar Feyzo.

Bilindiği üzere film, ana karakter Maho Ağa etrafında şekillenen mülkiyet ve emek ilişkilerini, köylülerin sömürüsü ve kişisel itaati üzerinden yeniden üretilen ağalık düzenini, bu düzeni meşrulaştıran gelenek ve töreleri merkeze alır. Ancak Kibar Feyzo bu çok katmanlı toplumsal yapıyı eleştirel bir gözle ele almasına rağmen, uzun yıllar boyunca Türkiye’de geç-feodal ilişkilerin özgün bir örneği sayılabilecek ağalık sistemini teşhir eden bir yapıt olarak değil, daha çok halkı güldüren bir komedi filmi olarak hafızalarda yer etmiştir.
O nedenle Türk toplumu, 1978 yapımı filmin 12 Eylül’de yasaklanmasını bile kendine dert etmedi ama neyse ki konumuz bu değil.
*****
Tuhaftır ama Avrupa’da feodalizm 8-9 yüzyıl sürmesine rağmen, bu konuyla alakalı zengin bir film içeriğine maalesef rastlayamıyoruz desem yanlış olmaz.
Hele ki feodal sistemin Orta Çağ siyasi haritasını ve büyük ölçüde günümüz Avrupa toplumunu şekillendirdiği hesaba katılırsa, bu konuyla alakalı sadece birkaç filmin aklımıza gelmesi de oldukça tuhaf: Jean D’Arc’ın Tutkusu (1928), Ivanhoe (1952/82), Yedinci Mühür (1957), El Cid (1961), Andrei Rublev (1966), Gülün Adı (1986) …
Elbette benim gözden kaçırdıklarım olabilir; ancak öte yandan, burada saydığım filmlerin tamamının doğrudan feodalizmi merkeze alan yapımlar olmadığını da ayrıca not etmekte fayda var.
****
Dün Orta Çağ Japonya’sında feodal düzeni ele alan muhteşem bir film izledim: Efendi Şanso ya da orijinal adıyla “Sanshô dayû”.
Usta yönetmen Kenji Mizogouchi’nin imzasını taşıyan 1954 yapımı film, Heian döneminde (11. yüzyıl) Taira adlı idealist bir valinin erdem ve ilkelerinden ödün vermeyerek feodal lorda karşı gelişi ve bunun sonucunda sürgüne gönderilme hikayesiyle başlıyor. Mutsu eyaletinin valisi Taira, kuzey bölgesine sürgüne gitmeden önce oğlu Zushio, kızı Anju ve eşiyle vedalaşırken, küçük yaştaki oğlu Zushio’ya şu öğütle veda ediyor:
“… Merhametsiz bir insan, insan değildir. Kendine karşı daima zalim, başkalarına karşı merhametli ol.”
Film bu hiyerarşik sistemde, Vali Taira’yı seven ve sürgüne gönderilmesini istemeyen köylülerin göz yaşları içindeki beyhude direnişinin bastırılmasıyla devam etmekte. Bu acıya daha fazla katlanamayan ailesi, bir zaman sonra onu bulma ve kavuşma ümidiyle başına geleceklerden habersiz yollara düşüyor…
Filmin can alıcı sahneleri tam da buradan itibaren başlamakta… Yolculuklarına kısa bir mola verdikten sonra, ertesi sabah yürüyüşlerine devam ettikleri sırada valinin eşi ve çocukları haydutlar tarafından kaçırılıp köle olarak satılır.
Annelerinden zorla koparılan Zushio ve Anju, böylece bölgenin feodal lordu (efendi) Şanso’nun malikanesinde çalışmaya başlar ve daha ilk andan itibaren dehşet verici olaylara tanık olarak, ezici bir tahakküm ve ağır koşullar altında büyümek zorunda kalırlar…

Şanso’nun malikanesi, feodal sistemin en belirgin özelliklerinden biri olan, kapalı atölye sistemiyle çalışan ve kendi kendini yeniden üreten bir düzeni temsil eder. Bu düzeni ayakta tutmak için ömürleri boyunca yün eğiren, hayvan yetiştiren, ağaç kesen ve demir döven insanlar, insanca yaşam koşullarından son derece uzaktır; çoğu, maruz kaldıkları ağır şartlar nedeniyle hastalıkla boğuşarak hayatını kaybeder. Ne hazindir ki, ölüm döşeğine düşen biri, malikane sınırlarının dışına çıkarılarak mezarlıktan bozma bir alanda kendi kaderine terk edilir ve ölüme bırakılır.
Öte yandan bu acımasız düzen içerisinde daha acımasız olanı, malikaneden kaçmaya teşebbüsün yani “özgürlüğün” cezasıdır. Herkesin görebileceği bir ortamda, kaçmaya çalışan köleye ibret olsun diye ağır işkenceler yapılır; ki bunların en “hafifi” gözlerin dağlanmasıdır…
İşte Zushio ve Anju, daha malikaneye geldikleri ilk anlarda bu cezaya tanık olurlar… Bu dehşet verici manzara, annelerinden ayrı düşen bu iki çocuğun aynı zamanda hayattan kopuş hikayesinin başlangıcıdır.
Annelerinin durumu ise daha trajiktir… Çocuklarından zorla koparılmanın acısıyla yüreği paramparça olan kadın fahişelik yapmaya zorlanır, böylece bedeni kadar onuru da feodal tahakkümün bir nesnesine dönüştürülür…
*****
Aradan on yıllar geçer… Bir gün iki kardeş, yine ölüm döşeğindeki birini gömmek için malikane sınırlarının dışına çıkarken kaçma planı yapar ve Zushio bunu büyük başarır…
Şanso’nun adamları peşinde olmasına rağmen, büyük tehlikeler atlatarak Tokyo’ya varan ve Japonya imparatorunun huzuruna çıkmayı başaran Zushio, imparatordan babası için af diler ve onu görmek istediğini belirtir. Fakat imparatordan aldığı yanıtla gözyaşlarına boğulur: Babası ne yazık ki bu dünyadan haksızlığa uğrayan bir devlet adamı olarak göçüp gitmiştir…
Aslında imparator bu haksızlığın farkındadır, ancak o zamanlar yaşı yetmediği için önleyemediği bu durumu açıklar ve tıpkı babası Taira gibi, Zushio’nun dedesinin de devlete yaptığı hizmetlerden bahsederek kendisini vali yapacağını söyler…
Bu andan itibaren Zushio’nun kaderi değişmiştir, ancak “kaderin cilvesi” yerinde saymaktadır, zira vali olarak atandığı yer, Şanso’nun malikanesinin bulunduğu Tango eyaletidir.
Zushio, göreve başlamadan hemen evvel, yıllarca büyük bir özlem duyduğu babasının mezarını ziyaret eder. Bu ziyaret esnasında gördüğü çiçekler karşısında oldukça şaşırır ve görevlilere mezara düzenli bakılıp bakılmadığını sorar. Ancak şaşkınlığı aldığı hayır yanıtıyla birlikte artar, çünkü o çiçekleri, yıllar boyunca onu seven “köylüler” oraya getirmiş ve dikmiştir.
O anda Zushio, haksızlığa uğrayan babasının, namuslu ve erdemli bir yönetici olarak halkın vicdanında yaşamaya devam ettiğini fark eder ve babasının kendisine verdiği öğüdü derin bir hüzünle hatırlar.
Bu hüzün boşuna değildir; zira Zushio, malikane sistemine adapte olduğu ve Şanso’ya sadakatini kanıtlamaya çalıştığı yıllarda, kaçmaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle yaşlı bir kölenin alnını dağlamış olmanın ağırlığını taşımaktadır.
Bu çarpıcı gerçek şimdi bir bumerang gibi dönüp kendisini vurmuştur….
Derhal Tango’ya döner ve imparatorun uyarısına rağmen babasının izinde giderek, ilk iş olarak kendi bölgesinde köleliği kaldırdığını belirten kararname çıkarır ve dört bir yana duyurur.
Kararnamenin önemli bir ayrıntısı daha vardır: Nitekim malikaneler o dönem imparatorluk içerisinde özel mülk sayılmakta ve imparatorluk tarafından teamül olarak kanun kapsamı dışında bırakılmaktadır, ancak Vali Zushio bu teamüle uymamıştır.
Zushio, buna rağmen kararına uymamakta direnen Şanso’nun malikanesine baskın düzenleterek onu ve adamlarını tutuklatır.
Filmin bu sahnesi oldukça ikoniktir…
Çünkü, malikâneden ayrıldığı sırada, köleler yerlere eğilerek onu selamlarken, bir anda kalabalığın içinde bir zamanlar alnını dağladığı yaşlı köleyi fark eder ve artık ona özgür olduğunu söyleyerek kendisinden af diler.
Bu vicdani hesaplaşma içinde orayı terk eder ve imparatora istifasını sunar…
*****
Vali Zushio’nun şimdi son bir görevi vardır: yıllarca göremediği annesini bulmak.
Önce annesinin köle olarak satıldığı adayı bulur, orada gördüğü herkese annesini sorar. Birileri ona adanın genelevlerden oluşan bölgeyi tarif eder ve içindeki büyük huzursuzlukla oraya giden Zushio, ona gösterilen kişinin annesi olmadığını kısa bir süre içinde anlar.
İçindeki tarifsiz acı ve hüzünle oradan ayrılırken, orada karşılaştığı kişilerden annesinin takma adı olan Nakagimi’nin eski bir isim olarak neredeyse unutulduğunu, akıbetinin adayı vuran bir tsunami sonucu belirsiz olduğunu ve uzaklarda bir yerde ölmüş olabileceğini öğrenir.
Filmin son sahnesi, ana ve oğulun hüzünlü kavuşma anıdır…
Zushio, umutsuzlukla sahil boyunca yürürken, bir anda uzaklardan yükselen tanıdık bir şarkının mırıltısını işitir:

“Anju, seni ne kadar çok özlüyorum, uç git (uzaklara kaç)! Zushio, seni ne kadar çok özlüyorum, uç git! Küçük kuşlar, eğer hâlâ yaşıyorsanız, Uçun, çok uzaklara uçun! Sizi kovalamayacağım.”
Bu ses, annesinin sesidir…
O anda üstü başı perişan hâlde bulduğu anası, oysa yıllar boyunca hasretle bu şarkıyı söylemiş; zamanla şarkının sözleri uzak diyarlara yayılmış ve başka bir köle kızın diline dolanmıştır.
Şanso’nun malikanesinde bu şarkıyı mırıldanan genç köle kızı Anju hemen fark etmiş, annesini sormuş ve abi ile kardeş, annelerinin yerini işte böyle öğrenmiştir. Anju işte o kaçış planı esnasında, kendi hayatından “feragat” etmiş ve annesini bulabilmesi için abisine gerekli cesareti vermiştir…
O nedenle oğulla ananın kavuşmasında baba ve kız kardeş maalesef yoktur…
Filmin son sahnesi, yoğun bir duygusal atmosferde, gözleri neredeyse zor gören bir ana ile oğulun ağlayarak kucaklaşmasıyla böylece biter…
Geride hüzün, gözyaşı ve her zamanki gibi acı vardır.
Bu acı, bize siyasi güç ve erki elinde tutanların karşısında “adalet”, “hak” ve “kamu vicdanından” yana olmanın bir bedeli olduğunu daima hatırlatır…
*****
Öte yandan, Efendi Şanso, bedel ne kadar büyük olursa olsun, tarihte bu bedeli ödemeye hazır, cesur ve onurlu insanların ortak hikayesini anlatan bir filmdir.
Keza başta saydığım filmlerin birçoğu da aynı mesajı vermektedir…
O nedenle, tıpkı Efendi Şanso’da olduğu gibi, sistemin kendisi bir aileyi perişan etse de, insanların onurlarını koruma iradesi, tarihte en kötü çirkinliklerin ve zulmün en kalın duvarlarını bile aşabilecek bir “umut” olarak varlığını sürdürür…
Feodalizmin tahakküm duvarları işte bu şekilde yıkılmıştır...

Yorum bırakın