2019 yılının soğuk bir ocak ayı…
Vatani görevim için gittiğim Burdur’da ilk defa askerlik arkadaşım Mustafa’dan duydum Sebastiao Salgado’yu…
Öğretmendi Mustafa… Ancak mesleğine bir o kadar yakışır şekilde, hoş sohbet bir kişiliğe sahipti…
Bir akşam koğuştaki herkes gibi sohbet ederek vakit geçirirken, karşılıklı müzik ve film tavsiyeleri arasında fotoğrafçılığa ayrı bir tutkuyla bağlı olduğunu öğrendiğim Mustafa, bir anda kararlı bir ses tonuyla “Toprağın Tuzu belgeselini mutlaka ilk fırsatta izle” dedi.
Belgesel seven biri olarak nedenini merakla sorduğum bu tavsiyenin ardından, o akşam, Salgado’nun dünyanın büyük fotoğrafçılarından biri olduğunu Mustafa’nın sayesinde öğrenmiş oldum ve belgeseli aklıma yer ettim…
Açıkçası o zamana kadar “fotoğraf” kelimesi, benim açımdan sadece zamanı durdurmak ya da sosyal medyanın varlık sebebi gibi basit anlamlar içeriyordu…
Elbette “fotoğraf sanatı” diye bir kavramdan haberdardım ancak bunu anlamlandırmak konusunda herhangi bir çaba içine girmemiştim, doğrusu buna meraklı olduğum da söylenemezdi…
Hatta lise yıllarımızdan bir arkadaşım fotoğraf sanatı diye bir şey olmadığını ve buna kesinlikle inanmadığını arkadaş grubu arasında espriyle anlatır, biz de gülerdik…
Sonradan kendisi Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden birini bitirdi, tahminim zaman onu da değiştirdi…
Velhasıl, askerden döndüğümde hemen izleyip fotoğrafın sanatsal gücünü ilk kez fark ettiğim o belgeseli, yıllar sonra hayatın garip ve hızlı akışı içinde yeniden, fakat bu kez daha derin bir hüzünle izledim…
Çünkü Sebastiao Salgado, geçtiğimiz cuma günü bu dünyadan ayrıldı… Geride bıraktığı binlerce fotoğraf… Binlerce fotoğrafta milyonlarca insan…
Bu duygularla belgeseli izlerken, gazeteci Oğuz Haksever’in 2000’li yılların başında NTV’de uzun yıllar boyunca sunduğu ve acı müziğiyle hafızalarımıza kazınan “O AN” programı birden aklıma geldi…
Haksever, o unutulmaz programda dünyanın dört bir yanından çekilen fotoğrafları adeta bir şiir tadında yorumluyor ve aralarda olduğu gibi, program kapanışında da çalan o mistik müzik geriye boğazda tarifsiz bir düğüm bırakıyordu…
Oğuz Haksever’in sanatçı adını vermediği, doğaya, hayata ve insana dair gördüğümüz o fotoğraflar, kim bilir, Salgado’nun objektifinden yansıyan karelerdi belki de…
**********************************
Belgesele geri dönelim….

Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders ve Juliano Salgado (SS’nin oğlu) ortak yapımı olan ve Cesar ödülü alan Toprağın Tuzu (2014) belgeseli….
Memleketi Brezilya’dan ayrılıp Paris’te ekonomi doktorası tamamlayan ve Dünya Bankası’nda kariyer hedeflerken, hayat arkadaşı Lelia’nın fotoğraf makinesine duyduğu ilgiyle rotasını tamamen değiştiren Salgado’nun, fotoğrafçılığa uzanan sıra dışı öyküsüyle başlıyor…
Sonrasında, Nazım Hikmet’in başta “Memleketimden İnsan Manzaraları” olmak üzere tüm eserlerini andırırcasına…
“Dünyadan İnsan Manzaraları” ile devam ediyor belgesel….
Sanki dünya vatandaşı Nazım’ın şiirleriyle bıraktığı yerden, başka bir dünya vatandaşı Salgado çektiği fotoğraflarla tamamlıyor insanlığın manzarasını…
Yani içinde acının, açlığın ve ölümün bulunduğu o büyük manzarayı….
*******************************
1969 yılı Salgado için önemli bir dönüm noktası…
Eşi Lelia ile beraber Paris’e gittiği o yıllarda, ülkesi Brezilya’da askeri dikta rejimi hüküm sürmekte…
Salgado, bir yandan otoriter rejimlere karşı verilen toplumsal mücadelelere büyük bir ilgi duyarken, öte yandan bu mücadelenin sahnelerinden biri olan Güney Amerika gezisi boyunca çektiği tüm fotoğrafları bir ana temada birleştirir ve sonradan her birini ayrı bir kitap olarak bastıracağı “projeler dizisine” dönüştürür…
1977-1984 yılları arasında Ekvador, Peru, Bolivya’nın kırsal bölgelerinden insan hikayelerini fotoğrafladığı ilk projesine Salgado anlamlı bir isim verir: “AUTRES AMERIQUES – DİĞER AMERİKALILAR.

Bu proje sayesinde tüm dünya, Ekvador’da Gabicho isimli bir rahibin öncülüğünde kurulan kooperatif örgütlenmesini… Yine ülkenin güneyinde güçlü bir Katolik inancına sahip olmakla birlikte, aşırı içki tüketimi nedeniyle tüm üyelerinin neredeyse her günü sarhoş bitirdiği Saragurolar kabilesini… Yaşam tarzları itibariyle Ortaçağ tarım toplumunun genel özelliklerini taşıyan, ancak her bir üyesinin şaşırtan bir mükemmellikle müzik enstrümanı çaldığı Meksikalı Qaxaca kabilesini ve kelime anlamı itibariyle “iyi koşucular” anlamına gelen Tarahumara kabilesinin varlığından haberdar olur…
Takvimler 1981’i gösterdiğinde, on yıl aradan sonra dikta rejiminin devrilmesiyle ülkesine dönen Salgado, Brezilya’nın kuzeyine yeni bir yolculuk başlatır… Bu yolculukta, ülkesinin kuzey doğusunda henüz doğum esnasında ölen çocukları fotoğraflar Salgado… Vaftiz edilmeden öldüğü için, “Limbo (Araf)” denilen ve cennet-cehennem arasındaki bir boşluk olduğuna inanılan katta yolunu bulması için gözleri açık gömülen çocukların fotoğraflarını… 1981-83 yıllarını kapsayan bu çalışmada, ayrıca kendi halkına tabut kiralayan ve tabutların arasında başta meyve-sebze ile temel gıda ürünlerini satan Katolik Kilisesi’nin deyim yerindeyse tam bir “ticarethane” gibi çalıştığını görürüz…
Salgado’nun sonraki projeleri ise SAHEL-YOLUN SONU (1984-1986), İNSAN ELİ-WORKERS (1986-1991) ve GÖÇ-EXODUS (1993-1999) şeklinde devam eder…



SAHEL-YOLUN SONU, 1980’li yılların Afrika’sında yaşanan büyük açlık ve hastalıklar nedeniyle yaşanan kitlesel ölümleri gözler önüne sermektedir…
Kucağında can vermek üzere olan bebeklerine rağmen yardım sırasında sessiz ve çaresiz bekleyen Etiyopya Kıptilerinin… Dayanacak gücü olmadığı halde yaşamının son anlarında gözlerini çocuğundan ayırmayan bir annenin… 1984 yılında yaşanan büyük kıtlık ortamında, kendi halkından gıda yardımlarını saklayan devletin… Hatta daha da ileri giderek, bölgedeki gerillalara yardım ettiğini öne sürerek, bölge halkına helikopter ateşiyle saldıran Etiyopya devletinin ya da başka bir açıdan “devletsizlik” halinin yarattığı büyük insanlık trajedisi yazılır tarihin sayfalarına…
Can telaşıyla devletin saldırısından kaçan, ancak yüzlerce kilometreyi bulan kaçış mesafesinde en son açlık nedeniyle ölüme teslim olan on binlerce insanın trajedisi…
**********************************
İNSAN ELİ, Salgado’nun proje dizisi içinde dünya işçilerine ayrılan özel bir çalışmayı kapsar… Bu çalışma ile başta ülkesi Brezilya’nın büyük altın madeni Serra Pelada’da çalışan 50 bin işçinin ortak dramını aynı anda fotoğraflayan Salgado, devamında Sovyetler Birliği, Hindistan, Bangladeş ve Rwanda gibi ülkelerden küresel emek manzaralarıyla bizi baş başa bırakır…
Takvimler 1991’i gösterdiğinde, Salgado işçinin ellerinde yükselen dünyanın diktatörler eliyle nasıl bir cehenneme çevrildiğini gözleriyle tanıklık eder…
Öyle ki, uluslararası toplum tarihte ilk kez bir savaşı televizyonlardan canlı izlerken, Salgado da Birinci Körfez Savaşı sonrası Saddam Hüseyin’in ateşe verdirdiği Kuveyt petrol kuyularını ve bu yangınların gökyüzünü günlerce karartan, yeryüzünü adeta cehenneme çeviren manzaralarını tek tek fotoğraflar…
İNSAN ELİ projesinin kapanışı ise, işte bu muazzam yangını söndürmek için canlarını tehlikeye atan itfaiye işçilerinin, aynı zamanda uluslararası sermayenin toprağa damlayan kanını da durdurmaya çalıştıkları o olağanüstü çabayı belgeleyerek son bulur…
Salgado’nun sonradan aynı isimle oluşturduğu ve dünyanın önemli metropollerinde düzenlenen sergiler, yalnızca sanatsal bir başarı değil, modern uygarlığın emekle kurduğu çarpık ilişkiye tutulmuş evrensel bir ayna olarak hafızalara kazınır…
*******************************
Belgeselin en çarpıcı bölümlerinden birini GÖÇ-EXODUS projesi oluşturmakta…
1990’lı yılları kapsayan çalışmada, Hindistan, Vietnam, Filipinler, Tanzanya, Filistin ve Kongo’dan kitlesel göçleri ve mülteci kamplarını fotoğraflar Salgado…
Fakat en çok savaşın acı yüzüne tanıklık etmektedir…
Hele ki, kimsenin beklemediği bir anda, Avrupa’nın ortasında patlak veren Yugoslavya İç Savaşı’na dair şu cümleler dökülür ağzından:
“…Şiddet her yerdeydi. Ama beni en çok iğrendiren nefretin nasıl bulaştığını görmekti…”
1994’te tanık olduğu Ruanda Soykırımı, derin bir iz bırakır Salgado üzerinde…
Önce, Hutu hükümeti egemenliğindeki Ruanda’dan Kongo’ya kaçmaya çalışan Tutsi halkının savaşın yarattığı kitlesel açlık, salgın ve şiddet ortamında yavaş yavaş yok oluşuna tanıklık eder… Ardından, Fransız buldozerleri ile gömülen cesetleri fotoğrafladıktan sonra, oradan kendi ifadesiyle – ‘ruhu hastalanmış bir şekilde’ ayrılır Salgado…
Savaşın Salgado’nun üzerinde yarattığı travma, 1995 yılı Ruanda’da gördüğü okul, hastane ve kilise manzaralarıyla derinleşmiştir, çünkü çoluk çocuk gözetmeden açılan makinalı tüfek ateşiyle can veren insanların üst üste yığıldığı korkunç sahneleri gözleriyle görmüştür…
Ancak Salgado açısından hayatının dönüm noktası 1997 yılıdır…
O tarihte Kongo-Kisangani bölgesinde, Hutu katliamından kaçtığı bilinen 250 bin Tutsi’ye yardım yapmak üzere olan bir BM trenine biner Salgado, fakat bunun nafile bir çaba olduğunu hemen fark eder… Nitekim, aşırı Hutu milisleri Kongo sınırını aşmış ve kitleden geriye kalan 40 bin kişilik grubu ormanlık alanda kıskıvrak yakalamıştır…
İşte bunu öğrendiği anda, fotoğraf makinesini yere koyarak gözyaşlarına boğulur Salgado…
Bugün hala daha dünya kamuoyunun aydınlatmadığı bu olayda, o gün hepsinin toplu katliama kurban gittiğini düşünür…
O nedenle ömrünün geri kalanı başka bir hikayedir, yani doğaya ve yaratılışa geri dönüştür…
Son projesi GENESİS- YARATILIŞ (2004-2013) işte böyle başlar…
***********************
GENESİS, doğa başta olmak üzere, içinde bulunan diğer canlılar ile o zamana kadar adları bilinen ancak hiç görülmemiş yerel/kadim toplulukların fotoğraflarından oluşan projenin adıdır…
Ancak Salgado, aradan geçen 10 sene boyunca sadece doğanın fotoğraflarını çekmekle kalmaz, çok önemli başka bir çalışmaya daha imza atarak insanlığa çok önemli bir miras bırakır: INSTITUTO TERRA projesi…
Eşi Lelia’nın fikrini verdiği bu çalışma, Salgado’ya dedesinden miras kalan 600 hektarlık çorak dağ arazisinin, olağanüstü çabalar sonucu çölden vahaya dönüşen büyüleyici hikayesidir. Bu hikâyede Salgado çifti, ailenin üyelerini de seferber ederek yaklaşık 2 milyon ağaç fidesi yetiştirir ve bu fideleri büyük bir sabırla toprağa ekerek, zaman içinde yeniden bir ormanlık alan yaratır…
Dünyanın hayranlıkla izlediği bu değişim, Salgado çiftinin dünyaya bıraktığı en güzel eseridir…

Nitekim Salgado, çocukluk dönemiyle özdeşleştirdiği bu anlamlı hikâyeyi şöyle özetler:
“…Ben öldüğümde, orman tekrar benim doğduğum gibi olacak!.. Döngü böylece tamamlanacak… İşte hayatımın hikayesi.”
Doğal yaşamın geri döndürülmesi ile ilgili bu muhteşem çaba, başta Brezilya halkı ve tüm dünya halklarına mal olur…
Çünkü şimdi orası Ulusal Park statüsündedir…
Belgesel işte bu şekilde biterken, bir ömre sığan on binlerce portre arasında, bu sefer dünyanın objektifinden sıradışı bir portre aklımızda kalır: Sebastiao Salgado.
Bu dünyadan bir Sebastio Salgado geçti…















Yorum bırakın