Ortaya yazılar

Türkiye, uluslararası siyaset ve dünyaya dair yorumlar…


TOPLUMSAL MUHALEFET ve NORMALLEŞME SİYASETİ

“Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta

Her şey naylondandı o kadar

Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.

Ama geyikli geceyi bulmadan önce

Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk..”

-Turgut Uyar

Bundan tam 11 yıl önce başlayan Taksim Gezi Parkı direnişi, İstanbul’da bir araya gelen göstericilerin kentin doğası ve tarihini savunma çabasının da ötesine geçerek, toplumda yıllardır biriken siyasal enerjinin ülkenin tüm meydanlarına, caddelerine ve sokaklarına taştığı bir toplumsal muhalefet ortaya çıkmasını sağladı.

O dönemde, haftalar boyunca bir araya gelen milyonlarca insan, polis baskısı ve şiddetine aldırmadan özgürlük, eşitlik ve adalet talebini en yüksek sesle dile getirdi. Farklı siyasi görüş ve kimliklerin bir çatışma alanı olmaktan çıkarak hak mücadelesinde birleştiği, dayanışma içinde olduğu, özetle insanların şarkılar söylediği, halaylar çektiği ve dans ettiği tarihi bir direnişti bu.

Direniş ilk günden itibaren, siyasetçiler, sanatçılar, ünlüler, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, sendikalar, taraftar grupları, akademisyenler, öğrenciler ve hatta iş dünyasının katılımıyla kartopu gibi büyümüştü. Bir başka deyişle Gezi direnişi, ülke çapında halk hareketine dönüşmüş, iktidarı korkutmuştu. Bu korkuya başkent meydanından basit ama tarihe geçen bir sloganla yanıt verildi: “Korkma la biziz, halk.”  

O dönem Ankara SBF’de öğrenci idim…

Toplumsal muhalefetin gücünü ilk defa orada gördüm.

Bunun ne anlama geldiğini yazının sonunda ifade edeceğim…

Velhasıl arkadaşlarımızla birlikte, geleceğimizden endişe duyduğumuz o yıllarda eylemlere katılıyor ve gece geç saatlere kadar eylemlerin varacağı noktayı kendi aramızda tartışıyorduk…

Gündüz vakti ise Ankara’nın çeşitli semtlerinde siyasi forumlar kuruluyor, toplumsal muhalefetin örgütlülüğü ve siyasi yol haritası konuşuluyordu…

Televizyon ekranları 7/24 hararetli tartışmalarla doluydu…

Erdoğan, yaşanan tüm olayları dış güçlerin kontrolünde hareket eden faiz lobisine bağlamıştı ve ama düşmanı tanımlamak için tam yeterli değildi.  

İktidara göre ortada bir düşman vardı ama adına halk diyemiyorlardı.

Henüz Hoca efendiden, paralel devlete ve FETÖ terör örgütüne giden süreç başlamamıştı.

O kaotik ortamda Erdoğan, bir anda “yüzde 50’yi evde zor tutuyoruz” diyerek süreci çok farklı bir yöne çekti.

Yine de toplumsal muhalefetin gücü, iktidar ve devlet bürokrasisini tavır almaya zorluyordu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, net bir çıkış yaparak, Gezi eylemlerine dair sağduyu çağrısında bulundular.

Devletin farklı kanadından açıklamalar peş peşe gelirken, dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da el yükseltmiş ve Gezi parkı gençlerine seslenerek aralarında olmak istediğini söylemişti.

Devlet Bahçeli tüm olan bitenler karşısında aynen şu cümleleri kurdu:

“…Hükümetin baskı, eziyet ve zorbalıklarına; her şeyi belirleme ve tayin etme saplantılarına; kimseyi dinlemeyen, anlamayan ve aldırmayan antidemokratik sapmalarına Taksim Gezi Parkı’ndan iyi bir cevap verilmiştir..”

Bütün bu açıklamalar şunu gösteriyordu: Gezi parkında ortaya çıkan Türkiye toplumsal muhalefeti, eylem pratiği ve siyasi etki alanı açısından ana muhalefetin fersah fersah önündeydi

Nitekim, dönemin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve yönetimi, eylemlere katılım düzeyinde destek verirken, BDP lideri Selahattin Demirtaş, parti olarak Gezi ile aralarına mesafe koyduklarını ifade etmişti.

Bütün bu tartışmalar içerisinde Gezi ruhu, yeni nesil siyasete özlemi… Farklılıkların bir aradalığını, zenginliğini kucaklayan bir siyaset tarzını… Apolitik denen genç kuşakların yaratıcılığını, yaratıcı tepkilerini ve dinamizmini… ve her şeyden önce onların büyük sessizliğinin ardındaki gerçek potansiyeli açığa çıkardı.

Gezi ruhuyla ortaya çıkan büyük toplumsal muhalefet, esas başarısını 7 Haziran 2015 seçimlerinde gösterdi.

7 Haziran seçimleriyle birlikte AKP iktidarı büyük güç kaybetmiş, Gezi ruhu kazanmıştı.   

Sandık sonuçları, koalisyon dönemini işaret ediyordu. Ancak dönemin siyasi partileri maalesef bunu başaramadı. Toplumsal muhalefetin zafer sarhoşluğu uzun sürdüğü gibi, siyasi partileri o dönemde koalisyon hükümetine zorlayacak herhangi bir eylemi engelledi.  

Zafer sarhoşluğu, Bahçeli’nin erken seçim çağrısıyla sona erdi…

Türkiye, o ana kadar siyasette demokratikleşmeyi ve normalleşmeyi konuşurken, toplum bir anda kendini Kandil’in başlattığı hendek siyaseti ve devletin karşı mücadelesinin ortasında buldu.

Kasım 2015 seçimleri sonrası Türkiye eskisi gibi olmadı.

AKP-MHP arasında kurulan “Cumhur İttifakı” ortaklığı, hızla kader ortaklığına dönüşerek, Türkiye toplumsal muhalefetine karşı uzun ve sistematik bir savaşa girdi.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası yaratılan yeni siyasi düzen ise bu savaşın çerçevesini çizdi.

Önce OHAL uygulamaları meşrulaştırıldı… Sırasıyla demokratik kitle gösterileri yasaklandı, üniversiteler susturuldu, yargı siyasallaştı… Koca devlet bürokrasisi göz göre göre rüşvet ve şantaj girdabına sokuldu.

Takvimler 2018’i gösterdiğinde, dağınık toplumsal muhalefet kaybetti, “Adam kazandı.”

Pandemi döneminde Türk toplumu, beşli çetelerin varlığından ilk kez haberdar oldu. Sedat Peker’in ifşaları ise, devletin gölgesi altında güçlenen kriminal/mafyatik yapılar ile uyuşturucu çetelerinin toplumun geleceğini nasıl çaldığını gözler önüne serdi.

Bu ortam içinde, toplumsal muhalefeti kurumsallaştırmak ve cepheyi büyütmek isteyen Kılıçdaroğlu da günün sonunda başaramadı. Altılı masa, 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimini kaybetti.

Aynı yıl Kasım ayında CHP kurultayıyla başlayan değişim siyaseti, kısa bir süre zarfında toplumsal muhalefette büyük karşılık bularak CHP’yi yerelde iktidara ve uzun yıllar sonra birinci parti konumuna taşıdı.

Sonrası herkesin malumu… Değişim siyaseti hızla yerini normalleşme siyasetine bıraktı.

Gelinen noktada, siyasi aktörlerin üstlendiği geleneksel roller tamamen değişmiş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yıllardır çukur ve pislik diyerek hakaret ettiği Cumhuriyet Halk Partisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e karşı son derece saygılı…

Bu yaklaşımı karşılıksız bırakmayarak, TBMM açılışında Erdoğan’ı ayakta karşılayan Özgür Özel, toplumsal muhalefetin anketlerde hala partisine teveccüh ettiği konusunda emin…

Tüm kameraların önünde Devlet Bahçeli, Özgür Özel’i üzmemek niyetinde…Bahçeli, adeta “The Lord of Politics”…

Kısacası, kimsenin kimseyi üzmediği bu ortamda, bir zamanlar meclisten idam ipini fırlatan Bahçeli dün itibariyle PKK Lideri Abdullah Öcalan’a zeytin dalı uzattı ve mecliste konuşmasını teklif etti…

Önümüzdeki günlerde, Öcalan serbest kalır da Bahçeli’nin senaryosuna tanık olur muyuz bilemem ama bir gerçek var ki, bu ülkede olmaz denen ne varsa son yıllarda oldu, hep birlikte yaşadık…

Darbe girişimi, Halkbank davası, Çiftlik Bank vurgunu, Dilan Polat skandalı… Akıl almaz doğa ve çevre katliamları… Kadın cinayetleri… Son olarak, Yenidoğan Çetesi elinde can veren bebekler…

Yani ülke yangın yeri, karamsarlık büyük. Daha da vahimi, siyasi partiler ile tabanları arasındaki ideolojik bağlar zayıflıyor, uçurum giderek derinleşiyor…

Toplumsal muhalefetin yaşanan krizler karşısında öfkesini ve tepkisini büyütebileceği bir ana muhalefet siyaseti ne yazık ki ufukta görünmüyor… Yakın tarihimizde böylesine bir durumu hiç yaşamamıştık. Çok üzücü…

Ezcümle, 101. Yılına girerken Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde benzeri görülmemiş bir “ana muhalefet krizi” yaşıyor.

Umarım yanılıyorumdur…



Yorum bırakın