Ortaya yazılar

Türkiye, uluslararası siyaset ve dünyaya dair yorumlar…


NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ ve ACEMOĞLU TARTIŞMALARI

Daron Acemoğlu, geçtiğimiz günlerde Nobel Ekonomi Ödülünü kazanarak ülkemiz insanına adeta bayram sevinci yaşattı…

Son derece anlaşılası bu durum, toplumun aslında “milli gurur” dediğimiz duyguya ne kadar ihtiyaç duyduğunu net bir şekilde gösteriyor.

Hal böyle olunca, siyasetçiler, sanatçılar, ünlüler ve hatta dijital dünyanın yeni ve zengin proleterleri influencerlar (!) dahil herkes Acemoğlu’nun başarısını sosyal medya hesaplarından kutladı…

Öte yandan, Acemoğlu’nun bu başarısının arkasındaki temel tezleri toplumun yüzde kaçı biliyordur ya da en azından okuduysa bile söz konusu tezler üzerine ciddiyetle düşünmüştür, işte orası muamma…

Ulusların Düşüşü: Amerika Gibi Olmak ya da Olmamak

Acemoğlu, James Robinson ile yazdığı ‘Ulusların Düşüşü’ adlı eserinde, bir ülkenin gelişmişlik seviyesini kapsayıcı ve sömürücü ekonomik kurumların varlığına bağlıyor, Schumpeter’in ‘yaratıcı yıkım’ teorisini maddi/tarihi ilerleme için zorunlu görüyor.

Bu noktada fazla detaya girmek istemiyorum…

Daha fazlasını merak edenler internetten araştırabilir ya da kitaplarını okuyabilir.

Ancak, Acemoğlu’na dair iki farklı yaklaşıma yer vermenin bu yazının amacı açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Bunlardan ilki gazeteci Merdan Yanardağ’a ait….

Merdan Yanardağ, Prof. Dr. Emre Kongar ile yaptığı Tele1 yayınında, Acemoğlu &Robinson ikilisinin “Dar Koridor” adlı kitabı da dahil olmak üzere iki kitabı da okuduğunu belirterek sözlerine başlıyor…

Sonrasında şöyle devam ediyor Yanardağ … “Öncelikle kendisini kutluyorum…. Fakat Acemoğlu her şeyden evvel bir liberaldir… [Kendisi] Cumhuriyet ve cumhuriyetin kalıcı değerleri ve ilkeleriyle barışık birisi değildir… Hiçbir zaman Amerikan emperyalizmini eleştirmedi…. Ulusların Düşüşü kitabında bile emperyalizm/sömürgecilik olgusunu atlayarak bir iktisat teorisi geliştirmeye çalıştı…”

Yanardağ’ın sözlerinde elbet haklılık payı var…

Ancak bir gerçek var ki, o da Amerika’da bir emperyalizm eleştirisi yapmak hiç kolay bir iş değil…

Mesela Amerikan emperyalizmini “Neoliberal Hegemonya” olarak tarif eden büyük siyaset bilimci Noam Chomsky

Yine Amerikan resmi tarihine “Amerikan Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi” adlı eseriyle eleştirel bir bakış açısı getiren ve böylece egemenlerin değil, halkların tarihini kaleme alan Howard Zinn

Ve son olarak Amerikalı Marksist ekonomist Richard Wolff

Bu isimlerin hiçbiri, Amerika’nın yarattığı yeni dünya düzenine dair eleştirileri nedeniyle Nobel ya da eşdeğer herhangi bir ödüle aday gösterilmediler…

Hatta Richard Wolff, Youtube kanalında yayınladığı dünkü videosunda aynen şu ifadeleri kullandı:

“Üç isim (Acemoğlu, Robinson, Johnson) bu ödülü alarak aslında Nobel’in ne olduğunu bir kez daha göstermiş oldular… Ödül tamamen kapitalizmi sevip sevmemenizle alakalı… Otoriterleşme tanımını ele alalım, otoriterleşme öncelikle bu üç isim tarafından sadece hükümetin içinde gerçekleşen bir olgu gibi sunulmakta… Ne kadar Amerikanca bir yaklaşım… Halbuki bugün Amerika’daki en büyük otoriterleri/diktaları CEO’lar… İnsanları işe alma ve atma konusunda sınırsız bir güçleri var…Otoriterleşmeyi hükümette aramak eski bir Amerikan liberal fetişi…Halbuki hükümetler, Amerikan özel sektörünün çıkarları neyse onu savunuyor. Onlara göre devlet (otoriterler) kamunun refahını sömürmemeli ve zorla el koymamalı… Pardon, siz CEO’ların bu noktada ne yaptığını düşünüyorsunuz?.. Herhangi bir işletme içinde üretilen refah/artı değeri kim sömürüyor, kim alıp götürüyor? Tabi ki kapitalistler… Hayır kapitalistler dememeliyiz, kapitalizmi bu hikâyenin dışında tutmalıyız…. [Yani bu üç isme göre] kapitalizm iyidir, sömürücü devletler kötüdür… Onlara göre hükümet her zaman kötü adam olmalı ki, ipleri kimin elinde tuttuğu sorgulanmasın”

Wolff, devamında Acemoğlu’nun otoriter rejimlere karşı Amerikan/İngiliz ekonomik modelini örnek gösterdiğini, ancak günümüzde otoriter bir rejim olarak görülen Çin Halk Cumhuriyeti’nin kısa süre içinde büyük bir nüfus üzerinde refah yarattığını belirterek, Nobel ödülünün ölmekte olan ana akım iktisat teorilerini yeniden diriltmek üzere Acemoğlu ve diğerlerine bilinçli bir şekilde verildiğini vurguluyor…

Wolff’un diğer konuşmalarına bakıldığında da en az Acemoğlu kadar dünya tarihine hâkim olduğu fark ediliyor…

Neticede bu yazının kimin haklı kimin haksız olduğunu tartışmak gibi bir amacı yok.

Ancak şurası kesin ki, Wolff ve Acemoğlu çatışma halindeki iki farklı tarihsel paradigmayı temsil ediyor: Liberalizm ve Marksizm.

Ben yine de bu iki paradigma arasında, tarihçi Emrah Safa Gürkan’ın konuya yaklaşımının son derece kıymetli olduğunu düşünenlerdenim…

Yazının başında Merdan Yanardağ’ın eleştirilerinde haklılık payı olduğunu ifade etmiştim.

Yine de Merdan Yanardağ’ın Acemoğlu’nu Türkiye’nin tarihsel koşullarına özgü bir siyasi çerçeve içine hapsetme çabasını yerinde bulmadığımı, dolayısıyla Emrah Safa Gürkan’ın mevcut tartışmalar ekseninde çok daha yapıcı olduğunu özellikle belirtmek istiyorum.

Zira Gürkan, tam da benzer sebeplerle toplum olarak konulara, olaylara ve fikirlere karşı ‘sorunlu’ yaklaşım biçimimizden haklı olarak dem vuruyor…

OMNIBUS isimli Youtube kanalında Gürkan şunları söylüyor:

“…İnsanlar Türkiye’de değişik şeyler, yeni fikirler duymak istemiyorlar…Bir fikir jimnastiği gibi bir şey hiç sevilmiyor… Mesela ben Daron Acemoğlu’nu çok sevdim okurken…Çünkü ben inanmıyorum ona, (Immanuel) Wallerstein’in programını yapacağız, yapamıyoruz… Niye? Çünkü ben o ekolden geldiğim için emperyalizm ve tarih okumamı hep o şekillendirmiştir. [Dolayısıyla] Wallerstein okumak istemiyorum, ben zaten onu kabul etmişim, aynı kanaatteyiz… O yüzden sıkıyor beni ama Daron Acemoğlu’nun kitabına da şöyle başlıyorum: Mesela bu adam haklı diyelim…Hoşuma gidiyor yani, acaba haklı mı? Keşke haklı çıksa… Bak bildiğim her şeyi unuturum… Düşünsene yepyeni bir literatür var… İnsanlar böyle düşünmüyorlar…”

Velhasıl Gürkan, bir bakıma geldiğimiz noktanın iyi bir özetini yapıyor…

Çünkü, toplum olarak bildiklerimize, doğrularımıza ve sevdiklerimize büyük kutsiyet atfediyor, ancak bu kutsiyeti bile son derece yüzeysel ifade ediyoruz…

Fikirlerin değil, egoların ve çıkarların çatıştığı bu kaos ortamında, aykırı ve yeni sesleri yıllardır görmezden geliyor, küçümsüyor ya da linç ediyoruz…

İşte bu noktada Acemoğlu, belki de Wolff’un söylediği şekilde Amerikan liberalizminin sağlam bir savunuculuğunu yapıyor olabilir ama söz konusu iki isim ülkelerinde hiçbir müdahale ve linçle karşılaşmadan rahatça çalışmalarını yürütebiliyor…

En önemlisi, Acemoğlu’nun Ermeni kimliği orada bir sorun teşkil etmiyor…

Aslında meselenin düğümlendiği yer tam da burası…

Merdan Yanardağ konuşmasının başında bunun şifrelerini istemeyerek de olsa veriyor…

Bir başka deyişle, Wolff ve Acemoğlu’nu karşı karşıya getiren nedenlerle Acemoğlu ve Yanardağ’ı karşı karşıya getiren nedenler aynı değil…

Sahi, Daron Acemoğlu Türkiye’de akademisyen olsaydı ne olurdu, hiç düşündünüz mü?

Hele ki, demokrasi ve barış isteseydi…

Sonucun ne olacağını hepimiz biliyoruz…



Yorum bırakın