Ortaya yazılar

Türkiye, uluslararası siyaset ve dünyaya dair yorumlar…


Almanya Ekonomisi ve Çin Üzerine (II)

Ordoliberalizm

Bir önceki yazıda kavrama kısaca değinmiştim.

Almanca’da “Ordnung” (düzen) kelimesinden türetilen Ordoliberalizm, başta devlet ya da üçüncü bir unsurun müdahalesinden arındırılmış serbest piyasa ekonomisine karşı sosyal piyasa ekonomisini esas alan bir anlayışı temsil etmekte.

Bu alternatif anlayışın elbet tarihsel bir dayanağı bulunuyor: Weimar Cumhuriyeti.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman halkının yaralarını sarmak ve yaşanan yenilgiyi hızlı bir ekonomik toparlanmayla telafi etmek üzere kurulan Weimar Cumhuriyeti, ne yazık ki Alman halkına bir umut olamadığı gibi, art arda yaşanan siyasi krizler, hiperenflasyon ve en son Hitler’in iktidara gelişi sonrası distopik bir biçimde son buldu.  

Freiburg Üniversitesi’nden Walter Eucken ve Wilhelm Röpke, Almanya tarihinin bu özel döneminden yola çıkarak şu sorulara yanıt aradı:

  1. Serbest piyasa ekonomisinin kendi başına işleyişi (laizzes faire ilkesi) ne ölçüde mümkündür?
  2. Hitler’in iktidara gelmesinde hiperenflasyonun ve piyasa aksaklıklarının rolü nedir?
  3. Devletin ekonomideki rolü nedir?

Söz konusu ikili bu sorulara dair temel görüşlerini 1948 yılında çıkardıkları ORDO dergisinde özetlerken, Franz Böhm, Alexander Rüstow ve Leoonard Milksch gibi iktisatçıların katılımıyla ordoliberalizm kavramı zenginleşti.

Bu görüşün savunucularına göre devlet, öncelikle piyasaya doğrudan müdahale etmek yerine, piyasanın düzgün işlemesini sağlayacak birtakım yasal/mali düzenlemeler ve kurallar geliştirmekle sorumlu bir aktördü. Yani devlet fonksiyoneldi

Öte yandan ordoliberal bir perspektifle bakıldığında, piyasanın serbest işleyişi toplum üzerinde telafi edilmesi son derece zor sonuçlar yaratabileceği gibi, toplumsal gelişimi ve sosyal refahı desteklemeyen bir piyasa ekonomisi modelinin kabul edilmesi mümkün değildi.

Zira Weimar Cumhuriyeti döneminde yaşanan hiperenflasyon bunu net bir şekilde göstermişti…

Dönemin Alman halkı, savaş sonrası ilk yıllarda görece bir refah yaşarken, ardından temel tüketim malları ve gıda ürünlerine gelen fiyat artışları gündelik yaşama büyük darbe vurmuş, hızlı yaşanan bu artışlar (savaş öncesine göre 30-40 kat) karşısında markın satın alım gücü düştükçe Alman kentlerinde grevler, protestolar ve ayaklanmalar baş göstermişti…

1923’te zirveyi gören hiperenflasyon, Alman merkez bankası başkanı Rudolf Havenstein’in matbaalarda milyon marklık banknotlar basıldığını açıklamasıyla adeta toplumsal trajediye dönüştü ve ekonomik çöküş, bir somun ekmeğin fiyatının saatler hatta dakikalar içinde değişmesiyle inanılmaz derinleşti.

Neticede, enflasyon döneminin ekonomik kargaşası, eğitimli meslek sahibi sınıfların geleneksel alanı olan kişisel eğitime (Bildung) saygıyı silip atmış, geriye eğitim ve kültürün değil, servetin ve gücün borusunun öttüğü daha materyalist bir kültür bırakmıştı…İşçi sınıfı iki yakasını bir araya getirebilmek için fuhuş ve adli suçlara yönelirken, vergi kaçırma, dolandırıcılık, yolsuzluk ve para spekülasyonu yaygınlaştı… Bir zamanlar asla yolsuzluğa bulaşmayan Prusya devlet memurlarının maaşları geçinmelerini sağlayamaz olunca, yolsuzluk ayyuka çıktı ve rüşvet sıradanlaştı

Bütün bu gelişmeler neticesinde, olan bitenlerin ve yenilginin temel sebebi olarak Yahudilerin hedef gösterilmesi, toplumsal fay hatlarını tetikledi ve Adolf Hitler’i iktidara taşıyan Nasyonal Sosyalist (Nazizm) ideolojisinin Alman halkı arasında güç kazanmasına zemin hazırladı…

Sonrası malum…

Yahudi Soykırımı, İkinci Dünya Savaşı ve yeniden felakete sürüklenen bir toplum…

Yine de savaş sonrası yaralar hızlı sarıldı ve uygulanan ordoliberal politikalar neticesinde Alman ekonomik mucizesi yaratıldı…

Hızlı ekonomik kalkınmaya ek olarak, Almanya belki tam anlamıyla bir sosyal devlet olmadı ama sosyal devlet ilkelerini tüm dünya ülkelerine örnek olacak şekilde kurumsallaştırdı

Ayrıca, yüksek katma değerli sanayi ürünlerini önce Avrupa, sonra tüm dünyaya ulaştıran Almanya, uzun yıllar boyunca yüksek dış ticaret hacimlerine ulaştı ve Alman halkının yaşam koşullarını iyileştirdi.

Öyle ki, “Made in Germany” markasının rekabet gücü Avrupalı şirketleri zor durumda bırakırken, Almanya’nın artan ekonomik gücü ve AB ortak pazarı kurallarına bağlı olarak İrlanda, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da yaşanan krizler, ekonomi ve finans çevrelerinde “Avrupa’nın Almanyalılaşması” (Germanification of Europe) tartışmalarını beraberinde getirdi…

Bu tartışmalar neticesinde söz konusu ülkelerin piyasaları “mali disiplin” ve “kemer sıkma politikaları” adı altında kontrol altına alındı, üretime dayalı kalkınma hamlelerine büyük darbe vuruldu.  Nihai olarak, Yunanistan iflasa sürüklendi, İngiltere AB’den ayrıldı.

Her açıdan 2008 krizi önemli bir dönüm noktası oldu.  

2008 krizi sonrasında Almanya açısından işler yolunda giderken, rüzgâr o tarihten itibaren tersten esmeye başladı…

Çünkü Çin’in ucuz ve nitelikli iş gücü, Batı kapitalizminin seyrini değiştirdi ve Almanya’nın da içinde bulunduğu Batılı küresel şirketler üretimlerini/yatırımlarını hızla Çin’e kaydırmaya başladılar.

Almanya’ya göre hem maliyet hem ölçek açısından son derece avantajlı olan Çin, yıllar içerisinde yüksek teknoloji malları da üretmeye başladı ve görünen o ki başta otomotiv sektörü olmak üzere Almanya, Avrupa ve hatta dünya pazarında ciddi satış paylarına ulaşmaya başladı.

Dünya Bankası verilerine bakıldığında Çin’in, 2010 yılı itibariyle Almanya’yı geçtiğini ve geçtiğimiz sene Almanya’nın 2,1 trilyon dolarlık ihracatına karşı Çin’in 3,5 trilyon dolar ihracata ulaştığı görülüyor.

İlginçtir ki, 1923 hiperenflasyon krizinin üzerinden tam 100 yıl geçti…

Bugün ne hazindir ki, Almanya yeniden bir “ekonomik resesyon” içinde…

Bu büyük ekonomik durgunlukta, AfD’nin başını çektiği sağ partilerin eyalet seçimlerinde önlenemez yükselişi, hatta bazı eyaletlerde birinci parti konumuna gelişi dünya kamuoyunun son derece dikkatini çekiyor.

Öte yandan SPD ve CDU’nun tarihinde hiç görülmemiş oy kayıpları yaşaması, Almanya’nın siyasi ve demokratik geleceğine dair endişeleri kuvvetlendiriyor…

Bütün bu gelişmeler içerisinde Çin, uzun yıllar benimsediği “hibrit ekonomi” modeliyle küresel sermayenin çekim merkezi haline gelirken, geçtiğimiz haftalarda Xinping yönetimi tarafından piyasaları rahatlatmak adına açıklanan bir dizi mali düzenlemeler, Almanya’nın çoktan unuttuğu ordoliberal uygulamalara Çin’in döndüğünü gösteriyor…

Ezcümle, Çin’in “mali canlanma” adını verdiği bu uygulamaların küresel siyaset sahnesinde önemli sonuçlar yaratacağı aşikâr…

Fakat gerçek o ki, Almanya için tehlike çanları çalıyor…



Yorum bırakın