Ortaya yazılar

Türkiye, uluslararası siyaset ve dünyaya dair yorumlar…


CHP, İMAMOĞLU VE DEĞİŞİMİN SİYASETİ

Takvimler 31 Mart 2024 akşamını gösterdiğinde, AKP iktidarının tüm unsurlarına karşı üçüncü defa rekor oyla kazanarak yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu, tarihi zafer için Saraçhane önünde toplanan büyük kalabalığa şu sözlerle sesleniyordu:

“ Sevgili İstanbul ailem!.. Bu seçimin kaybedeni yok… Çünkü bizim olduğumuz yerde öteki yok… İstanbul halkı bugün mesajı verdi, şimdi diğerlerinin bu mesajı alıp almayacaklarına bakacağız… Benim için 39 ilçenin 39’u da bir… Biz demokrasi aşığıyız… Biz demokrasiye inanan Türk gençleriyiz… Her şey çok güzel olacak!”

İstanbullular İmamoğlu’nun bu sözlerine sık sık alkış ve coşkulu tezahüratlarla eşlik ederken, Türkiye’nin dört bir yanında insanlar CHP Genel Başkanı Özgür Özel liderliğindeki değişimin muazzam başarısını büyük bir sevinç, takdir ve şaşkınlıkla izliyorlardı…

Öyle ki, 14 Büyükşehir 21 İl belediyesini kazanan CHP, %38.7 oy oranıyla tam 47 yıl sonra ilk kez birinci parti olmuş ve Erdoğan rejimi karşısında ezici bir zafer elde ederek Türkiye haritasını adeta kırmızıya boyamıştı…

Bu seçim sonuçları, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybeden muhalefete kuşkusuz yeniden büyük bir umut aşılamakla kalmadı, aynı zamanda siyasi ve ekonomik darboğazdan bunalan toplumun değişim talebini açık bir şekilde gösterdi…

Her ne kadar seçime katılım oranı öncekilere göre düşük olsa da, Türk toplumu alışılagelmiş algı ve tavrın dışına çıkarak, CHP ve Yeniden Refah Partisi gibi partileri siyasi aktör pozisyonuna taşıdı.

Dolayısıyla Türkiye’de artık yeni bir siyasi döneme girildiğini ve hatta iktidar yolunda değişimin ivme kazanacağını söylemek mümkün…

Ancak unutulmamalı ki, değişimin ivmesi ülkenin genel siyasi konjonktürü ya da yeni seçilen belediye başkanlarının performansına bağlı olduğu kadar, Erdoğan’ın bundan sonraki radikal hamleleri ve yanı sıra Eylül ayında yapılacak olan CHP Tüzük Kurultayı’nın sonuçlarına da bağlı…

Öte yandan, bu yazı söz konusu değişim tablosunda, siyasi etki alanını İstanbul dışına çıkararak tüm ülkeye yayan İmamoğlu’nun rolüne ve siyaset tarzına özel bir parantez açmayı amaçlıyor.

O zaman basit bir soruyla başlayalım: Bugün toplumun büyük bir kısmı tarafından geleceğin cumhurbaşkanı olarak görülen İmamoğlu değişimi esas nerede başardı?  Kuşkusuz semt pazarlarında

Bugün dünya siyaseti Antik Yunan dünyasına çok şey borçlu…

Kentlerin esas siyasal birimler/aktörler olduğu bu dünyayı tıpkı bir madalyonun iki ayrı yüzü gibi düşünebilirsiniz…

Madalyonun ön yüzünde bilim, felsefe ve sanatın en güzel örnekleri yer alırken, arka yüzünde yurttaş ve yurttaş olmayanların oluşturduğu bir toplumsal düzen içinde derin sınıfsal mücadelelerin, bir başka deyişle halkların eşitlik ve demokrasi arayışının tarihsel kökleri bulunmakta.

Bu arayışa “De te fabula narratur” [1] denilmesi boşa değil…

Söz konusu sınıfsal mücadele ve arayışların mekânı Agora ise, temelde halkın toplandığı bir alan olarak bilinmekle birlikte, daha sonraları günün olaylarının tartışıldığı, tüccarların dükkânlarının bulunduğu ve zanaatkârların mallarını sattığı kamu alanlarına yani pazaryerlerine dönüşmüş.

Böylece, ticaret, kamusal söylev ve sosyal hayat alanının kesişim kümesini oluşturan agoralar (pazarlar) siyasal enerjinin dolaşıma çıktığı [2] ve doğrudan demokrasinin uygulandığımekânlar olarak insanlık tarihine yön vermiş.  

Sokrates’in Savunması” insanlık tarihinde bu yüzden çarpıcı bir örnek, zira agoradaki konuşmaları nedeniyle yargılanan ünlü filozof bir yandan kamusal alanda adaleti ve ifade özgürlüğünü savunurken, öte yandan büyük bir haksızlığa uğradığını düşünerek yargıçları kamu vicdanına davet etmiş, ancak ısrarla ölüme mahkûm edilmiştir… Hazindir ki, demokrasiye hep şüpheyle yaklaşan filozof eksik Atina demokrasisinin kurbanı olmuştur…

Dönemin Atina demokrasisi ile günümüz çarpık demokrasi anlayışı arasındaki farklar hala muğlaktır…

Biz günümüze dönelim…

Bildiğiniz üzere İmamoğlu, seçim kampanyası boyunca sık sık İstanbul’un çeşitli semtlerindeki pazaryerlerini dolaştı.

Bağcılar, Beykoz, Büyükçekmece, Eyüpsultan, Gaziosmanpaşa, Küçükçekmece, Sultanbeyli, Tuzla ve Ümraniye semt pazarları benim görüp izleyebildiklerim arasında ama bunlar içinde Ümraniye semt pazarı ziyareti en unutulmaz olanı…

İmamoğlu orada sohbet ettiği bir vatandaşa aynen şunları söylüyor: “…Pazarda duyduğum, öğrendiğim şeyler bana en çok yardımcı olan şeyler… Vatandaşın %70’ini burada görüyoruz… Kendimi yalnız hissettiğim an pazarda dolaşırım!”

Semt pazarlarını gözünüzün önüne getirerek on binlerce, hatta yüzbinlerce insanla temas kurduğunuzu bir an düşünün…

Her an, her saniye farklı söz, ifade ve tavırlarla karşınıza çıkan geçim derdi, yoksulluk, ekonomik açıdan çocuklarına muhtaç anneler/babalar, kaygılı gençler, çaresizlikten ağlayan veryansın eden yaşlılar, emekliler, ev hanımları…

Yer: Zeytinburnu pazaryeri… Bir vatandaş şu cümleleri kuruyor: “Sesimi Erdoğan’a duyuracaksanız konuşayım… Ben emekliyim…11.300 TL maaş alıyorum. Erdoğan bu maaşla bana neyi nereye harcayacağımın çizelgesini göstersin, ben ona göre harcayacağım. Yazıklar olsun, beni çocuklarıma mahkûm etti…”

Kentin ve hatta ülkenin en büyük sosyoekonomik problemlerinin uzun yıllar birikerek, adeta büyük bir fay hattı gibi kırıldığı şu ortamda, halkın öfkesini ve hayal kırıklığını yansıtan bu tür diyalogları göğüslemek ve halkın nabzını tutmak elbet kolay bir iş değil…

Fakat İmamoğlu 2019 yılından bu yana bu zorluğu bilerek hareket etti ve oyunun kuralları dışına çıkmayı tercih etti. AKP iktidarının parlamenter sistemin sonunu getirdiği ve koalisyon hükümetlerini istikrarsızlıkla suçladığı bir ortamda, İmamoğlu son derece radikal bir tavırla partisinin alışılagelmiş siyaset tarzının dışına çıkarak siyaseti kentin işlek caddelerine ve pazarlarına, yani siyasal enerjinin biriktiği “kamusal alanlara” taşıdı.

İşte Erdoğan’ın düşüşünü ve dolayısıyla İmamoğlu’nun yükselişini başlatan da bu oldu…

Gelinen noktada, Erdoğan’ın halkın arasında dolaşacak bir enerjisi olmadığı gibi, kendisinin halkın içinde rahat ve güvenlik önlemi olmadan dolaşabileceği bir manzarayı hayal etmek, Lozan’ın gizli maddeleri olduğuna inanmakla eşdeğer olsa gerek…

Ezcümle, Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde görme engelli bir vatandaşın cümlesi İmamoğlu siyaset tarzının gelecekteki potansiyelini özetlemekte: “Ben fiziki körüm ama siyasi kör değilim, daima sen kazanacaksın…”

Burada “Tam Yol İleri!” sloganıyla İstanbul seçimlerinin kazanılmasında büyük emeği olan İmamoğlu’nun kampanya direktörü Necati Özkan’a da ufak bir parantez açmak isterim.

Sevgili Necati abinin geçtiğimiz gün Ruşen Çakır’la gerçekleştirdiği Medyascope yayınında olağanüstü başarıyla yürüttüğü kampanyanın ayrıntılarını büyük bir keyif ve dikkatle izlerken, bir anda İngiltere’nin efsane başbakanı Winston Churchill’in en bunalımlı dönemini anlatan “The Darkest Hour –En Karanlık Saat” filminin en çarpıcı sahnesi aklıma geldi.

Okuyucular lütfen kızmasın, zira filmin sonuna doğru büyük bir baskı altında Nazilerle anlaşmak ya da mücadele etmekten başka bir yol olmadığını anlayan Churchill, tüm dünyanın gözünü İngiltere’ye çevirdiği bir anda kimseye haber vermeden ortadan kaybolur. Hâlbuki Churchill metroda halkın arasındadır… Tren hareket ettiğinde onu yarı ürkek ve şaşkın halde izleyen insanlara karşı tebessüm ederek purosunu yakan Churchill, herkesin adını ve haletiruhiyesini tek tek öğrendikten sonra onlara şu soruyu sorar: “Eğer en kötüsü gerçekleşirse, düşman sokaklarınıza gelse, ne yapardınız acaba?”

Gelen cevap nettir: “Savaşırdık, faşistlerle savaşırdık…

Bütün seslere tek tek kulak veren Churchill, İngiliz halkını temsil eden bu insanların olası teslimiyet karşısındaki “Asla” deyişine ve Nazi faşizmiyle mücadele etmedeki kararlılığına bizzat gözleriyle tanık olur, hatta gözleri dolar ve ağlar… Soran kız çocuğuna ise “evet, ben hıçkıra hıçkıra ağlarım, alışmak zorundasınız” der ve sonraki durakta iner…

Sonrası malum… Churchill, artık krallığın cesur, iyi ve gerçek vatandaşları olarak tanımladığı bu insanların aklı, yüreği ve sesidir… Böylece parlamentoda o meşhur “We shall never surrender! – Asla teslim olmayacağız!” konuşmasını yapar ve kendi ifadeleriyle “eski dünyayı özgürlüğüne kavuşturur”.

Neticede film, tarihi gerçeğin sinematik aktarımının ötesine geçerek, 20. yüzyıla damgasını vuran bir siyasetçi ve aynı zamanda savaş kahramanı Churchill’in halkla kurduğu derin ilişkiyi anlatmak konusunda olağanüstü başarılıdır.

Genel olarak film ve kıymetli Necati abinin anlatımını birlikte düşündüğümde, bir kez daha anladım ki en zorlu koşullarda halk kendi kahramanını yaratıyor…

Sözün özü, İmamoğlu halk kahramanı olmaya doğru ilerlemektedir.

İnsana ve insan hayatına dokunan siyaset tarzıyla “değişimin siyasetini” başlatan İmamoğlu, yakın siyasi tarihimizde çokça tanık olduğumuz büyük türbülanslara ve popülizme kapılmadığı müddetçe 2028 yılında “dönüşümün siyasetini” de başlatmaya

DİPNOTLAR

———

[1] Latince: “Anlatılan senin hikâyendir”. Karl Marx’ın eseri Kapital’in önsözü Romalı şair Horatius’tan yapılan bu alıntıyla başlar.

[2] Ağaoğulları, M. A. (Ed.). (2011). Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler. İstanbul: İletişim Yayınları